Okuyucuma!



Sağlam dişler, bir de sağlam mide-

Budur dileğim senin için!

Sindirebildinse kitabımı,

Barıştı demektir benimle yıldızın!



Nietzsche



Eskizler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Eskizler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Zormuş…

         


         Zormuş… Zormuş yeniden alışmak.
         Her şey darmadağın bu ara. Evim gibi darmadağın. Kitaplar yerlerde, bulaşıklar yığılmış, makyaj malzemelerim dağılmış, gömleklerim kırışmış. Her şey darmadağın. Beynim darmadağın.
         Yapmam gereken şeyler var. Sahip çıkmam gereken şeyler var. Peşinden koşmam gereken şeyler, okumam gereken, yazmam gereken…
         Çok şey var.
         Çok şey var içimde. Anlatamadığım, yazamadığım, atamadığım…
         Savursam rüzgara hepsini. Uğraşmasam. Uğraştırmasalar.
         Gitsem.

         Dönmesem. 


Korku

         


         Sarraf Ali Sokaktayız.
         Yürüyoruz. Saçma bir şey söylüyorum. Gülümsüyor. Günler sonra ilk kez gülümsediğini görüyorum.
         Biz öyle gülüşürken apartmanın kapısı açılıyor. Biri çıkıyor dışarı ama ondan yana bakmıyoruz hiç.
         Biz geçerken adam arkamızdan koşmaya başlıyor. Sürekli aynı şeyi tekrarlayıp duruyor.
         “Senin ne işin var burada!”
         Kolumdan yakalıyor beni. Sarsıyor da sarsıyor. Gözlerindeki korkuyu okuyabiliyorum. Durmadan etrafına kaçamak bakışlar fırlatıyor üstelik. Sanki biri onu görecekmiş gibi. Başına işler açılacakmış gibi…
         “Senin ne işin var burada!”
         “Onun eşi vefat etti. Cenaze işlemleri için buradayım.” diyorum. Bir şey söylemesine fırsat vermeden dönüp uzaklaşıyorum.

         Öylece bakıyor ardımdan.

Sahil


Dalgalar ayaklarının dibindeki kayaları yalıyordu ikide bir. Dalgaların böyle aniden gelip ağır ağır geri çekilmesi korkutuyordu hep onu. Alıp götüreceklermiş gibi. Sıkıca sarılıyordu yanındaki adama. Üşüyordu da belli ki. Ceketinin kollarını çekiştirip duruyordu sürekli, küçük parmakları kayboluyordu.
Adamın söylediklerini anlamazlığa vuruyordu bir süredir. Buraya sadece gezmeye gelmişti ama adam başka şeyle ummuştu besbelli. Eli sürekli belinden aşağı kayıyordu zaten. Kız anlamıyormuş gibi kıpırdıyordu arada. Adam da çekiyordu elini.
Burası onun hayalindeki şehirdi. Yıllardır burada nefes alışının hayalini kurmuştu kafasında. Üzerindeki kıyafetten, çevresinden akıp giden insanlara kadar hatta. Ama bu adamı düşlememişti.
Bir yandan sonsuz olmasını istiyordu bir yandan da artık bitmesini. Çünkü biliyordu adamın niyetini artık. Bu kadar geç anladığı için de kendine kızmayı da ihmal etmiyordu üstelik. Bunu anlamak için kaç kilometre yol gelmişti. Adamın eli de inatla aşağıya kayıyordu.
Bir yandan da anlam veremiyordu tüm bu olanlara. Koskoca adamın neden kızı yaşındaki biriyle dost olmak istemesine. Dost diye diye sarılmasına, aşağıya kayan eline.
Demek ki bazıları genç seviyordu…


Bazı şeyler…

         
Bazı şarkılar üzerinden yıllar geçse de aynı etkiyi yapmaya devam ediyor. Ne zaman dinlesem o şarkılardan birini hemen o mekana ışınlanıyorum, o yerin kokusu doluyor burnuma. Çevremde o şarkıyla bütünleştirdiğim güzel insanlar…

Bazı şeyler üzerinden yıllar geçse de değişmeden devam edebiliyor. Çok eski bir dost gibi… Yıllarca bir haber olsanız da birbirinizden, yüzyüze geldiğinizde kaldığınız yerden devam ediyor…

Aptal

         
         Böyle şeyler yazma diyordu adam.
         Yazmıyordu kız. Aptal kız.
         Benden kimseye bahsetme diyordu. Sadece ikimizin bildiği bir sır olayım.
         Bahsetmiyordu kız. Aptal kız.
         Sonra bir gün son geldiğinde biraz huzursuz oldum dedi adam.
         Anlayamadı kız. Aptal.
         Başım karışık bu aralar diyordu adam. Biraz mesafeli olalım.
         Uyumaya devam ediyordu oysa kız. Aptal ya.
        
         Sonra bir gün uyanmak istedi canı. Uyandı da.
         Aptaldı ama iyi kayıt tutardı.
         Uyandı ve yazmaya başladı.
        
         Uyumuyor şimdi. Durmadan yazıyor.

         

Yalan


İzlediğim bir dizi var. Pretty Little Liars. Şu an dördüncü sezonu yayınlanıyor. Dizi 5 kız arkadaştan birinin kaybolmasıyla başlıyor. Kız birden bire ortadan kayboluyor ve ardındaki sırrı çözmeye çalışıyorlar. Tam bir yıl sonra da kızın cesedi evinin arka bahçesinde bulunuyor. Bir de A var. Başlarda A’nın ölen kız olduğu imajı çizilmişti hep. Zaten kızın adı da Alison. Bu A, sürekli sırları, yalanları ortaya döküp duruyor. Dördüncü sezonu oynuyor hâlâ öyle.
A da yalancının teki aslına bakarsanız ama bu kadar çok yalan söyleyen insanı da bir arada görünce insan doğru nedir, doğru var mıdır ayırt edemiyor doğrusu! Bir de yalanın bu kadar çekici olduğunu bilmezdim.
Olay içinde olay, yalan içinde yalan olması ise ayrı bir durum. Sonra adamın biri var. Aslında bu ölen kızı tanıyor (ya da bizim öldüğünü sandığımız ama aslında ölmeyen). Vakti zamanında da onunla ilişkisi varmış meğer. Sonra diğer kızlarında her şeyini biliyor. Ama içlerinden birini seçiyor tabii ve onunla da ilişki yaşıyor. Aradaki yaş farkı da var bir hayli. Yalan üstüne bir ilişki kurulur mu?! Olduruyor işte.
İşin en garip tarafı ise adam yazmak için yaşıyor! Yaşıyor ki o hikayeyi yazabilsin! Yazabilmek için de kuruyor. Kurduklarını oynamalarını sanıyor. Oynadıklarını yönetiyor. Beğenmediğini kesiyor. Yeniden oynatıyor. Oynananı izliyor ve yazıyor. Biriktirdiklerini yazıyor. Yazıyor… Yazıyor.
İlginç.
Cazip.


Ayçiçeği


Her yağmur yağdığında biraz daha arındım kirlerimden
Yapraklarım yeşillendi.
Dikenlerin arasından sıyrıldım da büyüdüm
Canımı acıtanlardan daha güçlüydüm
Çünkü
Ayçiçeği gibi sana döndüm yüzümü.


Yazı


         Artık yazmıyorum.
         Eskiden yazarak unuturdum.
         Artık yazmıyorum.
         Rüzgara savuruyorum.
         Öfkemi…

         Kırgınlıklarımı…

Zor…

         
         O kadar zaman boyunca alıştığın, içselleştirdiğin gidince her şey daha zor… 
         İçimdeki boşluğu dolduramıyorum bir türlü. Doymak bilmiyor oyuklarım.
         Şiirler okuyorum, seni hatırlatan şiirler… Seni anlatan şiirler… Senin yazdığın şiirler. Şiirlerin arasında yalnız başında dans ediyorum da seni özlemekten vazgeçemiyorum.
         Mustafa Kutlu’nun Menekşeli Mektubu’ndan yazıyorum sana her sabah. Biriktiriyorum eski bir kutuda. Belki yollarım. Belki yollamam.
         Bir de Huzur var tabii ki Ahmet Hamdi Tanpınar’ın. Uzak bana İstanbul, biliyorsun, kitapta anlatılan yerleri gezemiyorum. E gezemeyince ben de kitapta geçen musikileri dinliyorum. Kendimi oralarda hayal ediyorum.
         Öyle işte… Özlüyorum kısacası. Buralarda kendimi çok yalnız hissediyorum. Kimsem yokmuş gibi.
         Zor yani insanın dostunu kaybetmesi.

         Hadi kaybetmek demeyelim de uzuuuuunnn süre görememesi diyelim. Zor yani. 

Fısıldamalar 1


Fotoğraflar… Anılar… Sevdiklerim, değer verdiklerim, okudumlarım, yazdıklarım, çizdiklerim, dinlediklerim, gördüklerim, boyadıklarım, ürettiklerim, ağaçlar, çiçekler, böcekler, kuşlar…

Bazı şeyler ne yaparsan yap bana ait olacak! Benimdiler ve yine benim kalacaklar. 

...

Unutmaya, dibe bastırmaya çalıştıkça inatla yüzeye çıkıyor düşünceler. Yaşananlar, yaşatılanlar… Onca mekan, onca zaman… Düşündükça çıldıracak gibi oluyor insan. Zor… 

H’içsel

     
         Eskiden üzgünken ya da sinirliyken hemen kalem kağıda sarılırdım ki sinirimi/üzüntümü atabileyim içimden. Herhalde ağlayamadığımdan yapıyordum bunu. Büyüdükçe bir sürü şey yazmanın önüne geçmeye başladı. Oysa yazmak ihtiyaç/tı benim için. Nefes almak gibiydi…
         Yazmak için yemeğimi, uykumu, ödevimi, çalışmam gereken dersi bile bırakırdım. Hele ki bir öykünün, şiirin falan peşine takıldıysam… Şimdilerdeyse yazmak en sona kaldı. Önceliğim olması gerekirdi. Daha önemli ne var ki?!

         Eski yollara, sokaklara, kokulara geri dönmeli. Özlem gidermeli ve hiç gitmemeli. 

...


-          Bütün bunları neden yazdın? dedi.
-          Yazmasam çıldıracaktım. dedim. 

Eleştiri


Kaybettiklerimden ders almaya çalıştım bu güne dek. Üzüldüm elbet, fakat dik durmaya çalıştım her daim. Zor zamanlar geçirsem bile kimsenin önünde yılgınlık belirtisi göstermedim.
         Eleştiriler, övgülerden çok daha önemli oldu hayatımda. Hep de öyle olacak. Bir şeyi başarabiliyorsam, kolayca üstesinden gelebiliyorsam zaten sorun yoktur ortada. Ama başarmak/kotarmak için çok uğraştığım bir işte çok fazla eleştiri alıyorsam da biliyorum ki doğru yolda ilerliyorum. Çünkü en olumsuz eleştirilerde bile iyi bir yan görmeye, kendime bir sonuç-yol haritası çıkarmaya çalışıyorum. Nitekim bir sonraki denememde de güzel sonuçlarını elde edebiliyor olmamdan başardığım da anlaşılıyor.
         Neyse efenim gelelim konunun özüne: Ben insanlar neden bu kadar eleştirilmekten korkar bir türlü anlayamıyorum. Yani başkasını eleştirirken tamam, ama kendilerine gelince mi sorun var. Tuhaf doğrusu. Hem eleştiriden bu kadar kaçıyorlar hem de dikenli dilleriyle yalıyorlar etrafa saçılan şekerleri. Önce toplayıp sonra dağıtıyorlar; önce dağıtıp sonra topluyorlar.
Oysa kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına yapma, demişler.
Anlamak ne zor tüm bunları, olanları…

İçten…


Evet, bir ikizler olarak bir sürü işi aynı anda yapıyorum. Bir sürü kitabı aynı zamanda okuyorum. Bir sürü şeyi aynı anda düşünüyorum. Bir anım bir anıma da uymuyor. Biliyorum. Evet, çok yorucu. Ama ben böylesini seviyorum ya. Beynimin, bedenimin çalıştığını hissediyorum çünkü. Hem hayat beklemek için çok kısa.
Bütün bunlara rağmen bir de hiç vaktim yok, şunu da yapamadım, bunu da yapmam lazım, daha buraya yetişeceğim diye de şikayet edip duruyorum.
Tamam, bazen çok da yorucu oluyor tüm bunlar. Oradan oraya koşturmak bedenimi de beynimi de çok yoruyor. Mesela tansiyonum hep düşükken daha da düşüyor. Yemek yemeği falan da unutuyorum bazen. Ama böyleyim işte. Değiştiremiyorum ki kendimi. 

Nefret



         Yıllar önce bir adam nefreti yazmamı istemişti benden. 16 yaşındaydım ve öfkeliydim. Üç sayfa yazdım nefretimi anlatmaya çalışan.
Olmadı.
         Nefret edebilen biri değilim çünkü. Olmamasının sebebi buydu. 23 yaşındayım. Yazmayı deniyorum yeniden.
Gecenin bu saatinde acaba nerededir, ne yapıyordur diye aklıma geldi birden. Ara ara aklıma gelir bu nefreti yazma olayı. Gülümserim. Şimdi nerede, ne yapıyor hiç bilmiyorum oysa ki. Ne telefon numarası var elimde ne de soyadı. Hiçbir şekilde ulaşamıyorum kendisine. Tek bildiğim adı: Orhan. Başka bir bilgim yok.
         Nefret yaşanan duyguların en canlısı. En hırslısı… En çok da can acıtanı. Bazen vücudumu yalayıp geçen bir duygu oluyor. Delicesine bir hınçla dolup taşıyorum. Ama bunun adının tam olarak “nefret” olduğundan emin değilim. Öfke belki, ama nefret değil. Bu duygu hâlâ bana çok uzak.
         …
         Hâlâ yazamıyorum nefreti. Deniyorum ama pek de başarılı olamıyorum bu konuda.
         16 yaşımdan beri nefret deyince aklıma gelen tek şeyse özlem. O adamı özlüyorum. Öykülerden, şiirlerden, şairlerden bahsettiğim o adamı özlüyorum. Şu an dünyanın neresinde, ne yapıyor hiç bilmiyorum. Çok kısa bir zaman için girmişti hayatıma ama onu çok özlüyorum. Onunla yaptığım sohbetlerin tadını hiç kimseden alamadığımdan belki de.
         Yeniden karşılaşma şansımız olabilse keşke…
         Bir tek şey biliyorum. Adı: Orhan…

        

Papatya


         Kurumuş bir demet papatya gibi
         Vazoda unuttuğun bir demet papatya gibi
         Çoktan gözden çıkardığın
         Hep senin saydığın
         Fakat uzaklara itmekten de sakınca görmediğin
         Kurumuş bir demet papatya gibi.

         Saçlarımı kestim bugün.
         Hani o çok sevdiğin yumuşak saçlarımı.
         Uzun değiller artık masallarım gibi.

         “Git.” demiştin
         “Beni düşünme.”
         Kurumuş bir demet papatya gibi
         Vazoda unuttuğun bir demet papatya gibi.


...

Anlam vermeye çalışıyorlar. Kendi anladıklarını yüklemeye çalışıyorlar. Ama bilmiyorlar ki... Ben anlatmadığım sürece de bilemeyecekler.