Okuyucuma!



Sağlam dişler, bir de sağlam mide-

Budur dileğim senin için!

Sindirebildinse kitabımı,

Barıştı demektir benimle yıldızın!



Nietzsche



Es Noktaları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Es Noktaları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Söz veriyorum.


Doğru düzgün bir şey yazmayalı o kadar çok yıl oldu ki... Bir zamanlar o yazıları yazanın ben olduğuna bile inanasım gelmiyor artık.
Kendimden o kadar çok uzaklaştım ki... Oysa büyüyebilmek için ne kadar da çırpınmıştım. Yol alabilmek için ne kadar çok şeyle savaştım. En çok da kendimle.
Ama biliyor musun? Yoruldum. Gerçekten çok yoruldum. Sürekli savaşmaktan, sürekli bir şeyleri tırmalamaktan. O yüzden sessizce uzaklaşmayı seçtim son kez. Daha fazla gücüm kalmamıştı ki...
Yapmak istediğim çok şey var. Okumak istediğim çok kitap, görmek istediğim çok yer var. Sabır ve güç diliyorum senden. Şimdi içimdeki o hırsı alevlendirebilmek için sadece bunlara ihtiyacım var.
Ben elif oldum. Hep elif gibi oldum.
          Vazgeçmeyeceğim. 

Zormuş…

         


         Zormuş… Zormuş yeniden alışmak.
         Her şey darmadağın bu ara. Evim gibi darmadağın. Kitaplar yerlerde, bulaşıklar yığılmış, makyaj malzemelerim dağılmış, gömleklerim kırışmış. Her şey darmadağın. Beynim darmadağın.
         Yapmam gereken şeyler var. Sahip çıkmam gereken şeyler var. Peşinden koşmam gereken şeyler, okumam gereken, yazmam gereken…
         Çok şey var.
         Çok şey var içimde. Anlatamadığım, yazamadığım, atamadığım…
         Savursam rüzgara hepsini. Uğraşmasam. Uğraştırmasalar.
         Gitsem.

         Dönmesem. 


Çözüm

         


         Ne zamandır yazmaktan kaçtığımın farkındayım. Döküleceklerin farkındayım. Aksa gitse kurtulacağım, biliyorum. Ama unutmaktan korkuyorum. Hafızamda koca bir boşluğun oluşmasından korkuyorum.
         Romanımı yazmayı erteliyorum sürekli. Yaşıyorum ama yazmak istemiyorum. Bile bile istemiyorum. İçimde şişe şişe beni patlatsın istiyorum, evet. Romanla birlikte ben de yok olayım istiyorum.
         Her gün aynı olayları baştan sona yaşıyor olmak çok acı. İnsanlar çok acımasız. Egoları çok yüksek. Yazılanlar çok sert. Okuduklarım çok yavan.
         Bir türlü dengeyi bulamadığım doğru. Her gün yeniden başlayıp dibe battığım çok doğru. Acıdan zevk alıyormuşum gibi hissediyorum. Yaram tatlı tatlı kaşınıyor.
         Çözüm…
         Yazmak.
         Kurtulmak.
         Unutmak.
         .
         .
         .

         Mı?

Bazı şeyler…

         
Bazı şarkılar üzerinden yıllar geçse de aynı etkiyi yapmaya devam ediyor. Ne zaman dinlesem o şarkılardan birini hemen o mekana ışınlanıyorum, o yerin kokusu doluyor burnuma. Çevremde o şarkıyla bütünleştirdiğim güzel insanlar…

Bazı şeyler üzerinden yıllar geçse de değişmeden devam edebiliyor. Çok eski bir dost gibi… Yıllarca bir haber olsanız da birbirinizden, yüzyüze geldiğinizde kaldığınız yerden devam ediyor…

Yalan


İzlediğim bir dizi var. Pretty Little Liars. Şu an dördüncü sezonu yayınlanıyor. Dizi 5 kız arkadaştan birinin kaybolmasıyla başlıyor. Kız birden bire ortadan kayboluyor ve ardındaki sırrı çözmeye çalışıyorlar. Tam bir yıl sonra da kızın cesedi evinin arka bahçesinde bulunuyor. Bir de A var. Başlarda A’nın ölen kız olduğu imajı çizilmişti hep. Zaten kızın adı da Alison. Bu A, sürekli sırları, yalanları ortaya döküp duruyor. Dördüncü sezonu oynuyor hâlâ öyle.
A da yalancının teki aslına bakarsanız ama bu kadar çok yalan söyleyen insanı da bir arada görünce insan doğru nedir, doğru var mıdır ayırt edemiyor doğrusu! Bir de yalanın bu kadar çekici olduğunu bilmezdim.
Olay içinde olay, yalan içinde yalan olması ise ayrı bir durum. Sonra adamın biri var. Aslında bu ölen kızı tanıyor (ya da bizim öldüğünü sandığımız ama aslında ölmeyen). Vakti zamanında da onunla ilişkisi varmış meğer. Sonra diğer kızlarında her şeyini biliyor. Ama içlerinden birini seçiyor tabii ve onunla da ilişki yaşıyor. Aradaki yaş farkı da var bir hayli. Yalan üstüne bir ilişki kurulur mu?! Olduruyor işte.
İşin en garip tarafı ise adam yazmak için yaşıyor! Yaşıyor ki o hikayeyi yazabilsin! Yazabilmek için de kuruyor. Kurduklarını oynamalarını sanıyor. Oynadıklarını yönetiyor. Beğenmediğini kesiyor. Yeniden oynatıyor. Oynananı izliyor ve yazıyor. Biriktirdiklerini yazıyor. Yazıyor… Yazıyor.
İlginç.
Cazip.


Yazı


         Artık yazmıyorum.
         Eskiden yazarak unuturdum.
         Artık yazmıyorum.
         Rüzgara savuruyorum.
         Öfkemi…

         Kırgınlıklarımı…

Zor…

         
         O kadar zaman boyunca alıştığın, içselleştirdiğin gidince her şey daha zor… 
         İçimdeki boşluğu dolduramıyorum bir türlü. Doymak bilmiyor oyuklarım.
         Şiirler okuyorum, seni hatırlatan şiirler… Seni anlatan şiirler… Senin yazdığın şiirler. Şiirlerin arasında yalnız başında dans ediyorum da seni özlemekten vazgeçemiyorum.
         Mustafa Kutlu’nun Menekşeli Mektubu’ndan yazıyorum sana her sabah. Biriktiriyorum eski bir kutuda. Belki yollarım. Belki yollamam.
         Bir de Huzur var tabii ki Ahmet Hamdi Tanpınar’ın. Uzak bana İstanbul, biliyorsun, kitapta anlatılan yerleri gezemiyorum. E gezemeyince ben de kitapta geçen musikileri dinliyorum. Kendimi oralarda hayal ediyorum.
         Öyle işte… Özlüyorum kısacası. Buralarda kendimi çok yalnız hissediyorum. Kimsem yokmuş gibi.
         Zor yani insanın dostunu kaybetmesi.

         Hadi kaybetmek demeyelim de uzuuuuunnn süre görememesi diyelim. Zor yani. 

Fısıldamalar 1


Fotoğraflar… Anılar… Sevdiklerim, değer verdiklerim, okudumlarım, yazdıklarım, çizdiklerim, dinlediklerim, gördüklerim, boyadıklarım, ürettiklerim, ağaçlar, çiçekler, böcekler, kuşlar…

Bazı şeyler ne yaparsan yap bana ait olacak! Benimdiler ve yine benim kalacaklar. 

...


-          Bütün bunları neden yazdın? dedi.
-          Yazmasam çıldıracaktım. dedim. 

İçten…


Evet, bir ikizler olarak bir sürü işi aynı anda yapıyorum. Bir sürü kitabı aynı zamanda okuyorum. Bir sürü şeyi aynı anda düşünüyorum. Bir anım bir anıma da uymuyor. Biliyorum. Evet, çok yorucu. Ama ben böylesini seviyorum ya. Beynimin, bedenimin çalıştığını hissediyorum çünkü. Hem hayat beklemek için çok kısa.
Bütün bunlara rağmen bir de hiç vaktim yok, şunu da yapamadım, bunu da yapmam lazım, daha buraya yetişeceğim diye de şikayet edip duruyorum.
Tamam, bazen çok da yorucu oluyor tüm bunlar. Oradan oraya koşturmak bedenimi de beynimi de çok yoruyor. Mesela tansiyonum hep düşükken daha da düşüyor. Yemek yemeği falan da unutuyorum bazen. Ama böyleyim işte. Değiştiremiyorum ki kendimi. 

Nefret



         Yıllar önce bir adam nefreti yazmamı istemişti benden. 16 yaşındaydım ve öfkeliydim. Üç sayfa yazdım nefretimi anlatmaya çalışan.
Olmadı.
         Nefret edebilen biri değilim çünkü. Olmamasının sebebi buydu. 23 yaşındayım. Yazmayı deniyorum yeniden.
Gecenin bu saatinde acaba nerededir, ne yapıyordur diye aklıma geldi birden. Ara ara aklıma gelir bu nefreti yazma olayı. Gülümserim. Şimdi nerede, ne yapıyor hiç bilmiyorum oysa ki. Ne telefon numarası var elimde ne de soyadı. Hiçbir şekilde ulaşamıyorum kendisine. Tek bildiğim adı: Orhan. Başka bir bilgim yok.
         Nefret yaşanan duyguların en canlısı. En hırslısı… En çok da can acıtanı. Bazen vücudumu yalayıp geçen bir duygu oluyor. Delicesine bir hınçla dolup taşıyorum. Ama bunun adının tam olarak “nefret” olduğundan emin değilim. Öfke belki, ama nefret değil. Bu duygu hâlâ bana çok uzak.
         …
         Hâlâ yazamıyorum nefreti. Deniyorum ama pek de başarılı olamıyorum bu konuda.
         16 yaşımdan beri nefret deyince aklıma gelen tek şeyse özlem. O adamı özlüyorum. Öykülerden, şiirlerden, şairlerden bahsettiğim o adamı özlüyorum. Şu an dünyanın neresinde, ne yapıyor hiç bilmiyorum. Çok kısa bir zaman için girmişti hayatıma ama onu çok özlüyorum. Onunla yaptığım sohbetlerin tadını hiç kimseden alamadığımdan belki de.
         Yeniden karşılaşma şansımız olabilse keşke…
         Bir tek şey biliyorum. Adı: Orhan…

        

Kimlere Yazıyorum?



Sanıyorlar ki her yazıyı sevgiliye yazıyorum ya da olmayan sevgilinin özlemini çekiyorum. Hayır, değil. Aşkla yazdırır yazı kendini, doğrudur. Ama her yazı aşk yazısı olacak diye bir şey de yoktur.
         Âşıkken yazmayı pek sevmem ben. Âşıksındır altı üstü. Midende kelebekler falan uçuşur. Ayakların yere basmaz bir süre. O hallerimi sevmem nedense. İlla mantıklı olacak, illa tutarlı olacak. Belki aşkta mantık, tutarlılık aramak da yanlış. Bilemeyeceğim şimdi. Ama sonuç olarak aşkın ilk çarpıcı etkisinin geçmesini bekleyip, ondan sonra yazdığım bir gerçek. Öylesi daha iyi hissettiriyor en azından kendimi. Beklemezsem yazdıklarım havada kalıyor sanki. Ya da boşlukta salınıyor gibi.
         Neyse geçtim aşktan, hep sorulan soruya cevap niyetine yazıyorum bunu. Hep âşık değilim. Hayatım boyunca -çocukluk aşkımı saymazsak- bir kez âşık oldum. Yeterince çok bence. Kafka’nın da dediği gibi “Benim yalnızlığım insanlarla dolu.”
         Yalnızlığım bile insanlarla dolu. O yüzden yeterince çok bir kez âşık olmak.
         Bir genelleme yapmam zor kimlere yazdığım konusunda. Bu hiç sevmediğim, çok sinirlendiğim biri de olabiliyor; sevdiğim biri de. O anki ruh halime göre şekilleniyor her şey. Hadi oturayım da şunu yazayım gibi bir ruh haline de bürünmedim hiç. Zaten planlı bir yazma düzenim yok. Günde şu kadar sayfa yazacağım diyenlerden olmadım hiç. Aslında bunun bir yere kadar da iyi olacağı düşüncesindeyim. Kendimi geliştirebilmek adına en azından. Ama bu başka bir yazının konusu olmalı.
         Yani her yazı sevgiliye değil. Herhangi birine…

* Taa 3 Nisan 2012'de yazmışım bu yazıyı. "Yayınlamadıklarım" diye bir klasörün içindeydi. Şimdi bu yazıyı yayınlamamın tek sebebi bir önceki yazımdır. Çünkü orda gayet aşığım ve aşıkken yazdım, hatta aşık olduğum adama yazdım. İnsan değişiyor. 



Ezberbozan, Bozduran


Daha gideli kaç saat oldu ki benden, evimden?! Şimdiden deli gibi özledim bile.
Biri deseydi günün birinde böyle, deli gibi, çıldırırcasına âşık olacağımı güler geçerdim öylece. İçimde hep bir umut vardı ama o koca umutsuzluğun içinde yitip gitmek üzereydi neredeyse.
Âşk, benim için huzursuzluk demekti. Huzursu bedenime iki beden büyük demekti. Sonra sen geldin. Adı değişti aşkın. Huzur oldu. Ezberbozandın, ezberbozdurdun.
Daha ilk buluşmamızdan belliydi böyle olacağı. Biliyordum sana âşık olacağımı. Gözlerin o kadar güzel bakıyordu ki kaçmak mümkün değildi senden. Tamam, kaçmak da istemedim, en doğrusu da bu.
İlk kez bıraktım kendimi.
Bu kez yanlış yapmadığımı biliyorum.
Başımı her koyuşumda göğsüne, benimle birlikte atan o kalbi her dinleyişimde teşekkür ediyorum Allah’a. Hayatımda senin gibi birine yer verdiği için. Benim olduğun için.
Biliyorum, şimdi hayat daha güvenli. Tüm sorunlar daha kolay çözülüyor, üstelik çok daha kolay hayat, yaşamak.
Bir kez daha teşekkür ederim.

...

Eveeeettt, bir tatilin daha sonuna gelmiş bulunuyorum. Bu kız yarın okuluna döner. Aydın yolları beni bekler. Yarın gece o kasvetli yurt odasında uyuyacağım yahu! :(

Daha yavruyken rakı masalarına meze oldu. Yazık oldu.

"Hayat bazılarına neden gülmez. Bilinmez, anlaşılmaz. O da yaşıtları gibi özgürce gezip dolaşmak istedi ama olmadı. Kader ağlarını örmüştü bir kere. O ne kadar uğraşırsa uğraşsın o ağlardan kurtulamadı. Daha yavruyken rakı masalarına meze oldu! Yazık oldu."

 "Seninki Kaç Santim?" kampanyasına başladığımızdan bu yana her kesimden gelen destekler çığ gibi büyüyor. 240 bin kişi Tarım ve Köy İşleri Bakanı Mehdi Eker'i denizlerin geleceğini korumak için harekete geçmeye çağırdı ama Bakan sessizliğini koruyor.

Geçen hafta Bakan'ı ziyaret ettik. Ne yazık ki elle tutulur cevaplar alamadık. Mehdi Eker'in durumun aciliyetini anlayamadığını düşünüyoruz. Bakan bize bu konuda gerekli talimatları verdiğini ve bakanlık yetkililerinin Greenpeace'le bağlantıya geçeceğini söyledi ama o günden bu yana bakanlıktan haber yok. Ortada ne bir tarih ne de net bir plan var.

Birleşmiş Milletler'in yeni raporu, balık stoklarının daha şimdiden %75'inin tükendiğini gösteriyor. Türkiye de bu yok oluştan payını fazlasıyla alıyor.



İşte bu da Erkan Can'ın rol aldığı video:




Sitesine gitmek isterseniz o da burada:
http://www.kacsantim.org/erkancan?utm_source=mailing&utm_medium=gpmail&utm_campaign=smallfish8text1