Öykümsüleri, arada bir pesimist söylemleri, şiir kırmaları, sövgüler ve es noktaları...
Okuyucuma!
Sağlam dişler, bir de sağlam mide-
Budur dileğim senin için!
Sindirebildinse kitabımı,
Barıştı demektir benimle yıldızın!
Nietzsche
Arada Bir Pesimist Söylemler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Arada Bir Pesimist Söylemler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Zormuş…
Zormuş… Zormuş yeniden alışmak.
Her şey darmadağın bu ara. Evim gibi
darmadağın. Kitaplar yerlerde, bulaşıklar yığılmış, makyaj malzemelerim
dağılmış, gömleklerim kırışmış. Her şey darmadağın. Beynim darmadağın.
Yapmam gereken şeyler var. Sahip çıkmam
gereken şeyler var. Peşinden koşmam gereken şeyler, okumam gereken, yazmam
gereken…
Çok şey var.
Çok şey var içimde. Anlatamadığım,
yazamadığım, atamadığım…
Savursam rüzgara hepsini. Uğraşmasam. Uğraştırmasalar.
Gitsem.
Dönmesem.
Sahil
Dalgalar
ayaklarının dibindeki kayaları yalıyordu ikide bir. Dalgaların böyle aniden
gelip ağır ağır geri çekilmesi korkutuyordu hep onu. Alıp götüreceklermiş gibi.
Sıkıca sarılıyordu yanındaki adama. Üşüyordu da belli ki. Ceketinin kollarını
çekiştirip duruyordu sürekli, küçük parmakları kayboluyordu.
Adamın
söylediklerini anlamazlığa vuruyordu bir süredir. Buraya sadece gezmeye
gelmişti ama adam başka şeyle ummuştu besbelli. Eli sürekli belinden aşağı
kayıyordu zaten. Kız anlamıyormuş gibi kıpırdıyordu arada. Adam da çekiyordu
elini.
Burası
onun hayalindeki şehirdi. Yıllardır burada nefes alışının hayalini kurmuştu
kafasında. Üzerindeki kıyafetten, çevresinden akıp giden insanlara kadar hatta.
Ama bu adamı düşlememişti.
Bir
yandan sonsuz olmasını istiyordu bir yandan da artık bitmesini. Çünkü biliyordu
adamın niyetini artık. Bu kadar geç anladığı için de kendine kızmayı da ihmal
etmiyordu üstelik. Bunu anlamak için kaç kilometre yol gelmişti. Adamın eli de
inatla aşağıya kayıyordu.
Bir
yandan da anlam veremiyordu tüm bu olanlara. Koskoca adamın neden kızı
yaşındaki biriyle dost olmak istemesine. Dost diye diye sarılmasına, aşağıya
kayan eline.
Demek
ki bazıları genç seviyordu…
Çözüm
Ne zamandır yazmaktan kaçtığımın
farkındayım. Döküleceklerin farkındayım. Aksa gitse kurtulacağım, biliyorum. Ama
unutmaktan korkuyorum. Hafızamda koca bir boşluğun oluşmasından korkuyorum.
Romanımı yazmayı erteliyorum sürekli. Yaşıyorum
ama yazmak istemiyorum. Bile bile istemiyorum. İçimde şişe şişe beni patlatsın
istiyorum, evet. Romanla birlikte ben de yok olayım istiyorum.
Her gün aynı olayları baştan sona
yaşıyor olmak çok acı. İnsanlar çok acımasız. Egoları çok yüksek. Yazılanlar çok
sert. Okuduklarım çok yavan.
Bir türlü dengeyi bulamadığım doğru. Her
gün yeniden başlayıp dibe battığım çok doğru. Acıdan zevk alıyormuşum gibi
hissediyorum. Yaram tatlı tatlı kaşınıyor.
Çözüm…
Yazmak.
Kurtulmak.
Unutmak.
.
.
.
Mı?
Bazı şeyler…
Bazı
şarkılar üzerinden yıllar geçse de aynı etkiyi yapmaya devam ediyor. Ne zaman
dinlesem o şarkılardan birini hemen o mekana ışınlanıyorum, o yerin kokusu
doluyor burnuma. Çevremde o şarkıyla bütünleştirdiğim güzel insanlar…
Bazı
şeyler üzerinden yıllar geçse de değişmeden devam edebiliyor. Çok eski bir dost
gibi… Yıllarca bir haber olsanız da birbirinizden, yüzyüze geldiğinizde kaldığınız
yerden devam ediyor…
Aptal
Böyle şeyler yazma diyordu adam.
Yazmıyordu kız. Aptal kız.
Benden kimseye bahsetme diyordu. Sadece
ikimizin bildiği bir sır olayım.
Bahsetmiyordu kız. Aptal kız.
Sonra bir gün son geldiğinde biraz
huzursuz oldum dedi adam.
Anlayamadı kız. Aptal.
Başım karışık bu aralar diyordu adam. Biraz
mesafeli olalım.
Uyumaya devam ediyordu oysa kız. Aptal ya.
Sonra bir gün uyanmak istedi canı. Uyandı
da.
Aptaldı ama iyi kayıt tutardı.
Uyandı ve yazmaya başladı.
Uyumuyor şimdi. Durmadan yazıyor.
Yalan
İzlediğim
bir dizi var. Pretty Little Liars. Şu an dördüncü sezonu yayınlanıyor. Dizi 5
kız arkadaştan birinin kaybolmasıyla başlıyor. Kız birden bire ortadan
kayboluyor ve ardındaki sırrı çözmeye çalışıyorlar. Tam bir yıl sonra da kızın
cesedi evinin arka bahçesinde bulunuyor. Bir de A var. Başlarda A’nın ölen kız
olduğu imajı çizilmişti hep. Zaten kızın adı da Alison. Bu A, sürekli sırları,
yalanları ortaya döküp duruyor. Dördüncü sezonu oynuyor hâlâ öyle.
A
da yalancının teki aslına bakarsanız ama bu kadar çok yalan söyleyen insanı da
bir arada görünce insan doğru nedir, doğru var mıdır ayırt edemiyor doğrusu! Bir
de yalanın bu kadar çekici olduğunu bilmezdim.
Olay
içinde olay, yalan içinde yalan olması ise ayrı bir durum. Sonra adamın biri
var. Aslında bu ölen kızı tanıyor (ya da bizim öldüğünü sandığımız ama aslında
ölmeyen). Vakti zamanında da onunla ilişkisi varmış meğer. Sonra diğer
kızlarında her şeyini biliyor. Ama içlerinden birini seçiyor tabii ve onunla da
ilişki yaşıyor. Aradaki yaş farkı da var bir hayli. Yalan üstüne bir ilişki
kurulur mu?! Olduruyor işte.
İşin
en garip tarafı ise adam yazmak için yaşıyor! Yaşıyor ki o hikayeyi yazabilsin!
Yazabilmek için de kuruyor. Kurduklarını oynamalarını sanıyor. Oynadıklarını yönetiyor.
Beğenmediğini kesiyor. Yeniden oynatıyor. Oynananı izliyor ve yazıyor. Biriktirdiklerini yazıyor. Yazıyor…
Yazıyor.
İlginç.
Cazip.
İnsan
Para
insanlara neler yaptırıyor. Olunca da olmayınca da aklı çıkıyor insanların. Yetmiyor
hiçbir şey. Cennet yetmiyor, cehennemi de istiyor. Gökyüzü yetmiyor, yeryüzünü
de istiyor. Yasaklı falan fark etmiyor. Elmayı da yiyor, bağcının üzümünü de.
Karşılığında ise… Yine yüzsüz!
Evi var.
Ailesi, mesleği, işi, parası…. Her şeyi var oysa. Ama yetmiyor işte. Dahasını
da istiyor. O kadını da o adamı da. Hepsini istiyor.
Kimse
için hiçbir şey için de kendini sorumlu hissetmiyor. Dahasını, dahasını da
alırken geride kalanları hiç düşünmüyor bile. Onlar ne olur, hakları ne olur
umurunda bile olmuyor.
Yalanlara
karıyor ömrünü. Kendi bile inanıyor sonra bunlara. Kendi inandığından olsa
gerek en çok kendi veriyor yine yalanın savaşını. Önce ağlıyor, sonra gülüyor. Yine
ağlıyor. Sonra duruyor. Duruldu, geçti, bitti diyorsun. Sonra da bağırmaya
başlıyor. Sonra yine gülüyor. Delirdiğini düşünmeye başlıyorsun. Isırmaya
başlıyor çok geçmeden. Kendini, beni, seni… Fark etmiyor kim olduğu. Et olsun
yeter ki…
Bu doyumsuzluğunun
sonu yok gibi… Daha çok beden, daha çok et, daha çok para, daha çok…, daha çok…
Daha çok hırs!
…
İnsan
çoktan oyuncaklarının kölesi oldu.
Yazı
Artık yazmıyorum.
Eskiden yazarak unuturdum.
Artık yazmıyorum.
Rüzgara savuruyorum.
Öfkemi…
Kırgınlıklarımı…
Zor…
O kadar zaman boyunca alıştığın,
içselleştirdiğin gidince her şey daha zor…
İçimdeki boşluğu dolduramıyorum bir
türlü. Doymak bilmiyor oyuklarım.
Şiirler okuyorum, seni hatırlatan
şiirler… Seni anlatan şiirler… Senin yazdığın şiirler. Şiirlerin arasında
yalnız başında dans ediyorum da seni özlemekten vazgeçemiyorum.
Mustafa Kutlu’nun Menekşeli Mektubu’ndan
yazıyorum sana her sabah. Biriktiriyorum eski bir kutuda. Belki yollarım. Belki
yollamam.
Bir de Huzur var tabii ki Ahmet Hamdi
Tanpınar’ın. Uzak bana İstanbul, biliyorsun, kitapta anlatılan yerleri
gezemiyorum. E gezemeyince ben de kitapta geçen musikileri dinliyorum. Kendimi oralarda
hayal ediyorum.
Öyle işte… Özlüyorum kısacası. Buralarda
kendimi çok yalnız hissediyorum. Kimsem yokmuş gibi.
Zor yani insanın dostunu kaybetmesi.
Hadi kaybetmek demeyelim de uzuuuuunnn
süre görememesi diyelim. Zor yani.
...
Unutmaya,
dibe bastırmaya çalıştıkça inatla yüzeye çıkıyor düşünceler. Yaşananlar,
yaşatılanlar… Onca mekan, onca zaman… Düşündükça çıldıracak gibi oluyor insan.
Zor…
H’içsel
Eskiden üzgünken ya da sinirliyken
hemen kalem kağıda sarılırdım ki sinirimi/üzüntümü atabileyim içimden. Herhalde
ağlayamadığımdan yapıyordum bunu. Büyüdükçe bir sürü şey yazmanın önüne geçmeye
başladı. Oysa yazmak ihtiyaç/tı benim için. Nefes almak gibiydi…
Yazmak için yemeğimi, uykumu, ödevimi,
çalışmam gereken dersi bile bırakırdım. Hele ki bir öykünün, şiirin falan
peşine takıldıysam… Şimdilerdeyse yazmak en sona kaldı. Önceliğim olması
gerekirdi. Daha önemli ne var ki?!
Eski yollara, sokaklara, kokulara geri
dönmeli. Özlem gidermeli ve hiç gitmemeli.
Eleştiri
Kaybettiklerimden ders
almaya çalıştım bu güne dek. Üzüldüm elbet, fakat dik durmaya çalıştım her
daim. Zor zamanlar geçirsem bile kimsenin önünde yılgınlık belirtisi
göstermedim.
Eleştiriler,
övgülerden çok daha önemli oldu hayatımda. Hep de öyle olacak. Bir şeyi
başarabiliyorsam, kolayca üstesinden gelebiliyorsam zaten sorun yoktur ortada. Ama
başarmak/kotarmak için çok uğraştığım bir işte çok fazla eleştiri alıyorsam da
biliyorum ki doğru yolda ilerliyorum. Çünkü en olumsuz eleştirilerde bile iyi
bir yan görmeye, kendime bir sonuç-yol haritası çıkarmaya çalışıyorum. Nitekim bir
sonraki denememde de güzel sonuçlarını elde edebiliyor olmamdan başardığım da
anlaşılıyor.
Neyse
efenim gelelim konunun özüne: Ben insanlar neden bu kadar eleştirilmekten
korkar bir türlü anlayamıyorum. Yani başkasını eleştirirken tamam, ama
kendilerine gelince mi sorun var. Tuhaf doğrusu. Hem eleştiriden bu kadar
kaçıyorlar hem de dikenli dilleriyle yalıyorlar etrafa saçılan şekerleri. Önce toplayıp
sonra dağıtıyorlar; önce dağıtıp sonra topluyorlar.
Oysa kendine
yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına yapma, demişler.
Anlamak ne zor tüm bunları,
olanları…
Nefret
Yıllar önce bir adam nefreti yazmamı
istemişti benden. 16 yaşındaydım ve öfkeliydim. Üç sayfa yazdım nefretimi
anlatmaya çalışan.
Olmadı.
Nefret edebilen biri değilim çünkü. Olmamasının
sebebi buydu. 23 yaşındayım. Yazmayı deniyorum yeniden.
Gecenin
bu saatinde acaba nerededir, ne yapıyordur diye aklıma geldi birden. Ara ara
aklıma gelir bu nefreti yazma olayı. Gülümserim. Şimdi nerede, ne yapıyor hiç
bilmiyorum oysa ki. Ne telefon numarası var elimde ne de soyadı. Hiçbir şekilde
ulaşamıyorum kendisine. Tek bildiğim adı: Orhan. Başka bir bilgim yok.
Nefret yaşanan duyguların en canlısı. En
hırslısı… En çok da can acıtanı. Bazen vücudumu yalayıp geçen bir duygu oluyor.
Delicesine bir hınçla dolup taşıyorum. Ama bunun adının tam olarak “nefret” olduğundan
emin değilim. Öfke belki, ama nefret değil. Bu duygu hâlâ bana çok uzak.
…
Hâlâ yazamıyorum nefreti. Deniyorum ama
pek de başarılı olamıyorum bu konuda.
16 yaşımdan beri nefret deyince aklıma
gelen tek şeyse özlem. O adamı özlüyorum. Öykülerden, şiirlerden, şairlerden
bahsettiğim o adamı özlüyorum. Şu an dünyanın neresinde, ne yapıyor hiç
bilmiyorum. Çok kısa bir zaman için girmişti hayatıma ama onu çok özlüyorum. Onunla
yaptığım sohbetlerin tadını hiç kimseden alamadığımdan belki de.
Yeniden karşılaşma şansımız olabilse
keşke…
Bir tek şey biliyorum. Adı: Orhan…
Zemberek
Güzel hayaller
ve beklentilerle geldiğim şu üniversite hayatım insanların gerçek yüzlerini
adeta tokat etkisi yaparcasına fark etmekten hiç geri kalmıyor maalesef ki.
Beklentilerimi karşılamıyor Kuşadası,
evet. Neyse bunu dert etmiyorum çok. İmkân yoksa ben imkan yaratıyorum bir
yerden sonra.
Ama arkadaş meselesi, sosyal ilişkiler
tamamıyla çıkarcılığa dayalı. Herkes pragmatik!
O kadar çok iyi gün dostum var ki
ötesini göremiyorum artık. Ben herkesin işine koştururken, herkese birden yetmeye
çalışırken; benim ihtiyacım olduğunda kimse yanımda olmuyor. Ne güzel!
Aslında bu her yerde aynı. Balıkesir’de
de farklı bir durum söz konusu değildi. Ama başka bir yere geldim ya bir kere
farklı olacağını, her şeyin daha iyi olacağını düşledim bir kere. Ondan sonra
da gelsin bir sürü hayal kırıklığı.
İki gündür kendi kendime çırpınıyorum
boş evin içinde resmen. Tek başıma! Biri de demiyor ki “Adresi ver, yardıma
geliyorum.”
Kırgınım. Nedense yorgunluğumdan da
baskın geliyor bu bana.
Boşuna demiyorum sende olmuyorsa kimse
de olmuyor diye. Ya da sen hep varsın ama onlar hiç yok.
Bir kez daha öğrendim üniversitede her
şeyin çıkara dayalı olduğunu ve işlerine gelmiyorsa insanların nasıl ortadan
sıvışabileceklerini.
Teşekkürler hayat. :)
*Zemberek: Zehir zembereğin zembereği.
Bildik, tanıdık…
Kelimelere
dökmek biraz zor hissettiklerimi. Nedenini bilemiyorum. Bunu nasıl tanımlamam
gerektiği konusunda da emin değilim.
Yani
bu daha önce hiç başıma gelmemişti.
Bu
kadar dingin bu kadar huzurlu olması… Üstelik hep çok tanıdık bildiğim şeyler
olması… Aslında biraz da ürkütmüyor değil. Güzel şeyler hep korkutur beni. Ya
biterse?.. Ya kaybedersem?..
Tabii,
korkunun da ecele faydası yok, değil mi?
Yeni Masallar
Şimdi sen
nereden bileceksin ki benim gitmeleri sevdiğimi. Hatta çok sevdiğimi. En
sevdiğim yerlerin başında otogarlar olduğunu… Şehirden şehre göç ederken
insanların yüzlerindeki yorgun çizgilerden öyküler türettiğimi… Nereden
bileceksin ki.
…
Dön de bir bak çevrene. Sen yoksun
sadece. Dar vakitlerde yüz bin insan nefes alıp veriyor. Tıpkı senin gibi.
Onların da dertleri var. Onların da aşk acıları var. Ama insanlar acılarını
yüceltmiyorlar senin gibi. Hep söyledim. Yine söylüyorum: Tuhafsın!
…
Sen yalnızca arkamdaki masada otur,
mimiklerimi seyret, anlattıklarımı dinle. Ben yeni masallar yazmaya gidiyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


