Okuyucuma!



Sağlam dişler, bir de sağlam mide-

Budur dileğim senin için!

Sindirebildinse kitabımı,

Barıştı demektir benimle yıldızın!



Nietzsche



Sövgüler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sövgüler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Söz veriyorum.


Doğru düzgün bir şey yazmayalı o kadar çok yıl oldu ki... Bir zamanlar o yazıları yazanın ben olduğuna bile inanasım gelmiyor artık.
Kendimden o kadar çok uzaklaştım ki... Oysa büyüyebilmek için ne kadar da çırpınmıştım. Yol alabilmek için ne kadar çok şeyle savaştım. En çok da kendimle.
Ama biliyor musun? Yoruldum. Gerçekten çok yoruldum. Sürekli savaşmaktan, sürekli bir şeyleri tırmalamaktan. O yüzden sessizce uzaklaşmayı seçtim son kez. Daha fazla gücüm kalmamıştı ki...
Yapmak istediğim çok şey var. Okumak istediğim çok kitap, görmek istediğim çok yer var. Sabır ve güç diliyorum senden. Şimdi içimdeki o hırsı alevlendirebilmek için sadece bunlara ihtiyacım var.
Ben elif oldum. Hep elif gibi oldum.
          Vazgeçmeyeceğim. 

Korku

         


         Sarraf Ali Sokaktayız.
         Yürüyoruz. Saçma bir şey söylüyorum. Gülümsüyor. Günler sonra ilk kez gülümsediğini görüyorum.
         Biz öyle gülüşürken apartmanın kapısı açılıyor. Biri çıkıyor dışarı ama ondan yana bakmıyoruz hiç.
         Biz geçerken adam arkamızdan koşmaya başlıyor. Sürekli aynı şeyi tekrarlayıp duruyor.
         “Senin ne işin var burada!”
         Kolumdan yakalıyor beni. Sarsıyor da sarsıyor. Gözlerindeki korkuyu okuyabiliyorum. Durmadan etrafına kaçamak bakışlar fırlatıyor üstelik. Sanki biri onu görecekmiş gibi. Başına işler açılacakmış gibi…
         “Senin ne işin var burada!”
         “Onun eşi vefat etti. Cenaze işlemleri için buradayım.” diyorum. Bir şey söylemesine fırsat vermeden dönüp uzaklaşıyorum.

         Öylece bakıyor ardımdan.

Telefon

         


         Telefon çaldığında saat gecenin yirmiiki ellibeşiydi. O saatte pek arayanım olmaz. Şaşırdım.
         Arayan numara gözükmüyordu, arayan kişi işini sağlama almak istemiş demek ki… Şimdi düşünüyorum da… Özelden aramıştı.
         Açtım. Açmazdım genelde. Ama elim evete gitti bir anda.
         Karşımdaki kadın, evet bir kadındı, benimle görüşüp görüşmediğini sordu. İnce bir sesi vardı ve biraz ürkek çıkıyordu. Ben de gayri ihtiyari onun kim olduğunu sordum. İnatla benimle görüşmek istediğini söylüyordu. Sinirlenmeye başlamıştım. Beni arayan sizsiniz, önce ben sizin kim olduğunuzu öğrenmek istiyorum, dedim. Kapattı telefonu.

         Tarih de ikibinondört haziranının on ikisi. 

Çözüm

         


         Ne zamandır yazmaktan kaçtığımın farkındayım. Döküleceklerin farkındayım. Aksa gitse kurtulacağım, biliyorum. Ama unutmaktan korkuyorum. Hafızamda koca bir boşluğun oluşmasından korkuyorum.
         Romanımı yazmayı erteliyorum sürekli. Yaşıyorum ama yazmak istemiyorum. Bile bile istemiyorum. İçimde şişe şişe beni patlatsın istiyorum, evet. Romanla birlikte ben de yok olayım istiyorum.
         Her gün aynı olayları baştan sona yaşıyor olmak çok acı. İnsanlar çok acımasız. Egoları çok yüksek. Yazılanlar çok sert. Okuduklarım çok yavan.
         Bir türlü dengeyi bulamadığım doğru. Her gün yeniden başlayıp dibe battığım çok doğru. Acıdan zevk alıyormuşum gibi hissediyorum. Yaram tatlı tatlı kaşınıyor.
         Çözüm…
         Yazmak.
         Kurtulmak.
         Unutmak.
         .
         .
         .

         Mı?

Aptal

         
         Böyle şeyler yazma diyordu adam.
         Yazmıyordu kız. Aptal kız.
         Benden kimseye bahsetme diyordu. Sadece ikimizin bildiği bir sır olayım.
         Bahsetmiyordu kız. Aptal kız.
         Sonra bir gün son geldiğinde biraz huzursuz oldum dedi adam.
         Anlayamadı kız. Aptal.
         Başım karışık bu aralar diyordu adam. Biraz mesafeli olalım.
         Uyumaya devam ediyordu oysa kız. Aptal ya.
        
         Sonra bir gün uyanmak istedi canı. Uyandı da.
         Aptaldı ama iyi kayıt tutardı.
         Uyandı ve yazmaya başladı.
        
         Uyumuyor şimdi. Durmadan yazıyor.

         

Yalan


İzlediğim bir dizi var. Pretty Little Liars. Şu an dördüncü sezonu yayınlanıyor. Dizi 5 kız arkadaştan birinin kaybolmasıyla başlıyor. Kız birden bire ortadan kayboluyor ve ardındaki sırrı çözmeye çalışıyorlar. Tam bir yıl sonra da kızın cesedi evinin arka bahçesinde bulunuyor. Bir de A var. Başlarda A’nın ölen kız olduğu imajı çizilmişti hep. Zaten kızın adı da Alison. Bu A, sürekli sırları, yalanları ortaya döküp duruyor. Dördüncü sezonu oynuyor hâlâ öyle.
A da yalancının teki aslına bakarsanız ama bu kadar çok yalan söyleyen insanı da bir arada görünce insan doğru nedir, doğru var mıdır ayırt edemiyor doğrusu! Bir de yalanın bu kadar çekici olduğunu bilmezdim.
Olay içinde olay, yalan içinde yalan olması ise ayrı bir durum. Sonra adamın biri var. Aslında bu ölen kızı tanıyor (ya da bizim öldüğünü sandığımız ama aslında ölmeyen). Vakti zamanında da onunla ilişkisi varmış meğer. Sonra diğer kızlarında her şeyini biliyor. Ama içlerinden birini seçiyor tabii ve onunla da ilişki yaşıyor. Aradaki yaş farkı da var bir hayli. Yalan üstüne bir ilişki kurulur mu?! Olduruyor işte.
İşin en garip tarafı ise adam yazmak için yaşıyor! Yaşıyor ki o hikayeyi yazabilsin! Yazabilmek için de kuruyor. Kurduklarını oynamalarını sanıyor. Oynadıklarını yönetiyor. Beğenmediğini kesiyor. Yeniden oynatıyor. Oynananı izliyor ve yazıyor. Biriktirdiklerini yazıyor. Yazıyor… Yazıyor.
İlginç.
Cazip.


İnsan

        
         Para insanlara neler yaptırıyor. Olunca da olmayınca da aklı çıkıyor insanların. Yetmiyor hiçbir şey. Cennet yetmiyor, cehennemi de istiyor. Gökyüzü yetmiyor, yeryüzünü de istiyor. Yasaklı falan fark etmiyor. Elmayı da yiyor, bağcının üzümünü de. Karşılığında ise… Yine yüzsüz!
         Evi var. Ailesi, mesleği, işi, parası…. Her şeyi var oysa. Ama yetmiyor işte. Dahasını da istiyor. O kadını da o adamı da. Hepsini istiyor.
         Kimse için hiçbir şey için de kendini sorumlu hissetmiyor. Dahasını, dahasını da alırken geride kalanları hiç düşünmüyor bile. Onlar ne olur, hakları ne olur umurunda bile olmuyor.
         Yalanlara karıyor ömrünü. Kendi bile inanıyor sonra bunlara. Kendi inandığından olsa gerek en çok kendi veriyor yine yalanın savaşını. Önce ağlıyor, sonra gülüyor. Yine ağlıyor. Sonra duruyor. Duruldu, geçti, bitti diyorsun. Sonra da bağırmaya başlıyor. Sonra yine gülüyor. Delirdiğini düşünmeye başlıyorsun. Isırmaya başlıyor çok geçmeden. Kendini, beni, seni… Fark etmiyor kim olduğu. Et olsun yeter ki…
         Bu doyumsuzluğunun sonu yok gibi… Daha çok beden, daha çok et, daha çok para, daha çok…, daha çok… Daha çok hırs!
         …
         İnsan çoktan oyuncaklarının kölesi oldu.

         

Yazı


         Artık yazmıyorum.
         Eskiden yazarak unuturdum.
         Artık yazmıyorum.
         Rüzgara savuruyorum.
         Öfkemi…

         Kırgınlıklarımı…

Fısıldamalar 1


Fotoğraflar… Anılar… Sevdiklerim, değer verdiklerim, okudumlarım, yazdıklarım, çizdiklerim, dinlediklerim, gördüklerim, boyadıklarım, ürettiklerim, ağaçlar, çiçekler, böcekler, kuşlar…

Bazı şeyler ne yaparsan yap bana ait olacak! Benimdiler ve yine benim kalacaklar. 

Eleştiri


Kaybettiklerimden ders almaya çalıştım bu güne dek. Üzüldüm elbet, fakat dik durmaya çalıştım her daim. Zor zamanlar geçirsem bile kimsenin önünde yılgınlık belirtisi göstermedim.
         Eleştiriler, övgülerden çok daha önemli oldu hayatımda. Hep de öyle olacak. Bir şeyi başarabiliyorsam, kolayca üstesinden gelebiliyorsam zaten sorun yoktur ortada. Ama başarmak/kotarmak için çok uğraştığım bir işte çok fazla eleştiri alıyorsam da biliyorum ki doğru yolda ilerliyorum. Çünkü en olumsuz eleştirilerde bile iyi bir yan görmeye, kendime bir sonuç-yol haritası çıkarmaya çalışıyorum. Nitekim bir sonraki denememde de güzel sonuçlarını elde edebiliyor olmamdan başardığım da anlaşılıyor.
         Neyse efenim gelelim konunun özüne: Ben insanlar neden bu kadar eleştirilmekten korkar bir türlü anlayamıyorum. Yani başkasını eleştirirken tamam, ama kendilerine gelince mi sorun var. Tuhaf doğrusu. Hem eleştiriden bu kadar kaçıyorlar hem de dikenli dilleriyle yalıyorlar etrafa saçılan şekerleri. Önce toplayıp sonra dağıtıyorlar; önce dağıtıp sonra topluyorlar.
Oysa kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına yapma, demişler.
Anlamak ne zor tüm bunları, olanları…

Papatya


         Kurumuş bir demet papatya gibi
         Vazoda unuttuğun bir demet papatya gibi
         Çoktan gözden çıkardığın
         Hep senin saydığın
         Fakat uzaklara itmekten de sakınca görmediğin
         Kurumuş bir demet papatya gibi.

         Saçlarımı kestim bugün.
         Hani o çok sevdiğin yumuşak saçlarımı.
         Uzun değiller artık masallarım gibi.

         “Git.” demiştin
         “Beni düşünme.”
         Kurumuş bir demet papatya gibi
         Vazoda unuttuğun bir demet papatya gibi.


Zemberek


         Güzel hayaller ve beklentilerle geldiğim şu üniversite hayatım insanların gerçek yüzlerini adeta tokat etkisi yaparcasına fark etmekten hiç geri kalmıyor maalesef ki.
         Beklentilerimi karşılamıyor Kuşadası, evet. Neyse bunu dert etmiyorum çok. İmkân yoksa ben imkan yaratıyorum bir yerden sonra.
         Ama arkadaş meselesi, sosyal ilişkiler tamamıyla çıkarcılığa dayalı. Herkes pragmatik!
         O kadar çok iyi gün dostum var ki ötesini göremiyorum artık. Ben herkesin işine koştururken, herkese birden yetmeye çalışırken; benim ihtiyacım olduğunda kimse yanımda olmuyor. Ne güzel!
         Aslında bu her yerde aynı. Balıkesir’de de farklı bir durum söz konusu değildi. Ama başka bir yere geldim ya bir kere farklı olacağını, her şeyin daha iyi olacağını düşledim bir kere. Ondan sonra da gelsin bir sürü hayal kırıklığı.
         İki gündür kendi kendime çırpınıyorum boş evin içinde resmen. Tek başıma! Biri de demiyor ki “Adresi ver, yardıma geliyorum.”
         Kırgınım. Nedense yorgunluğumdan da baskın geliyor bu bana.
         Boşuna demiyorum sende olmuyorsa kimse de olmuyor diye. Ya da sen hep varsın ama onlar hiç yok.
         Bir kez daha öğrendim üniversitede her şeyin çıkara dayalı olduğunu ve işlerine gelmiyorsa insanların nasıl ortadan sıvışabileceklerini.
         Teşekkürler hayat. :)

         *Zemberek: Zehir zembereğin zembereği. 

Yeni Masallar


Şimdi sen nereden bileceksin ki benim gitmeleri sevdiğimi. Hatta çok sevdiğimi. En sevdiğim yerlerin başında otogarlar olduğunu… Şehirden şehre göç ederken insanların yüzlerindeki yorgun çizgilerden öyküler türettiğimi… Nereden bileceksin ki.
…
         Dön de bir bak çevrene. Sen yoksun sadece. Dar vakitlerde yüz bin insan nefes alıp veriyor. Tıpkı senin gibi. Onların da dertleri var. Onların da aşk acıları var. Ama insanlar acılarını yüceltmiyorlar senin gibi. Hep söyledim. Yine söylüyorum: Tuhafsın!
         …
         Sen yalnızca arkamdaki masada otur, mimiklerimi seyret, anlattıklarımı dinle. Ben yeni masallar yazmaya gidiyorum. 

...

Anlam vermeye çalışıyorlar. Kendi anladıklarını yüklemeye çalışıyorlar. Ama bilmiyorlar ki... Ben anlatmadığım sürece de bilemeyecekler.

Kirpik

Göz kapaklarımı her kapayışımda bir kez daha düşüyorsun kirpiklerimden!

Pranga

          Eve dönünce eskiler üşüşür beynine. Bırakmaz peşini. Ne yaparsan yap prangadır hep bileklerine.